Merhaba Magazin Dostları!
Bugün öyle bir konuya parmak basıyoruz ki, eminim çoğunuzun aklının bir köşesinde dönüp duruyordur: Hobilerimiz mi şehrimizi belirliyor, yoksa şehrimiz mi hobilerimizi? Malum, kimimiz teknesini demirleyeceği Ege koylarının hayalini kurar, kimimiz o eşsiz sanat galerilerini gezebileceği metropollerin... Ama gelin görün ki, bu 'tutku' meselesi çoğu zaman cebimizdeki bütçeyle doğru orantılı ilerliyor. Peki ya o çok pahalı zevklere sahip, magazin sayfalarında sürekli gördüğümüz isimler? Onlar nasıl başarıyor bu dengeyi, yoksa gerçekten mi 'parayı veren düdüğü çalar' kuralı mı işliyor bu dünyada? Yoksa biz sadece bir yanılsamanın peşinde mi koşuyoruz?
Düşünsenize; yelken tutkunuz var ama İstanbul Boğazı'nda bir marinanın maliyeti veya Çeşme'deki bir tekne bağlama yeri dudak uçuklatıyor. Belki de haftanın üç günü özel şeflerle gurme yemek dersleri almak istiyorsunuz, ama o restoranların ve eğitimlerin faturaları, hele de büyük şehirlerin kiralarıyla birleşince, bütçeyi altüst ediyor. Sanat koleksiyoneri olma hayali kuranlar için İstanbul'un galerileri cazip gelebilir, ancak o eserlere harcanan paralar ve yaşam maliyeti bir araya geldiğinde, belki de sanat aşkını daha 'mütevazı' bir şehirde, daha küçük ölçekli etkinliklerle yaşamak zorunda kalabiliyoruz. Ya da adrenalin bağımlısı olup dünyanın dört bir yanındaki ekstrem spor etkinliklerine katılmak isteyenler? Onların şehir seçimi bile bu tutkularına göre şekillenmek zorunda kalıyor; kimisi dağcılık için Erzurum'u, kimisi dalış için Kaş'ı mesken tutuyor... Ama ya o pahalı ekipmanlar, yurt dışı seyahatleri? Her zevkin, her tutkunun bambaşka bir yaşam maliyeti var, tıpkı magazin dünyasındaki lüks yaşamların her zaman göründüğü gibi olmaması gibi.
Bu durumda ortaya çıkan soru şu: Kendi hobilerimiz uğruna bir şehri seçmek mi, yoksa yaşadığımız şehrin bize sunduğu imkanlara göre hobilerimizi revize etmek mi daha mantıklı? Yoksa 'bir kez yaşıyoruz' deyip, o rüya şehre taşınıp, hobilerimize ayırdığımız bütçeyi sonuna kadar zorlamak mı? Magazin dünyasının o ışıltılı kapılarını araladığımızda gördüğümüz lüks hayatlar, bu denklemi nasıl çözüyor dersiniz? Onlar için her şehir, her hobi bir oyun alanı mı? Yoksa biz sadece buzdağının görünen kısmını mı izliyoruz? Kim bilir, belki de birçoğu hobilerini icra edebilmek için şehrin kalabalığından kaçıp, 'gözlerden uzak' noktalarda yaşamayı tercih ediyordur. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kendi hobileriniz için hangi şehre taşınırdınız, ya da hangi şehirden vazgeçerdiniz? Yorumlarda buluşalım!