Menu

Threaded View

  1. #1
    Avatar Resmi
    Öğretmenabi
    Mesaj
    166
    Konu
    166
    Üye Avatarı

    Mesaj:166

    Konu:166

    Aldığı Beğeni:0



    C. ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE ÜÇ TEMEL YAKLAŞIM
    1940'lı yıllardan sonra uluslararası ilişkiler alanında metodoloji konusunda önemli gelişmeler yaşanmış, bilim adamları teorik gelişmelere katkı sağlayan analiz ve araştırma yöntemleri üzerinde çalışmaya başlamışlardır.
    Bu alanda kapsamlı bir teori geliştirmeye dönük çalışmalar esas olarak "idealistler" ile "realistler" arasındaki tartışmalarla başlamış, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde buna plüralistler/liberaller de eklenmiştir. Bu konuda başka sınıflandırmalar da bulunmakla beraber burada alana hâkim üç temel yaklaşım ya da teori üzerinde durulacaktır. Bunlar: İdealizm, realizm ve plüralizmdir.
    1. İdealizm: Başlangıç Noktalan ve Temel Kavramları
    Uluslararası ilişkiler alanındaki önemli yaklaşımlardan biri olan idealizm, I. Dünya Savaşı sonrası koşullarının ortaya çıkardığı ve savaşın yol açtığı felaketlerin yeniden yaşanmaması için pratiğe geçirilebilecek politikaların, önlemlerin dile getirildiği bir düşünce akımı veya bir siyaset teorisidir.
    İdealistler; savaş sonrası dönemin barışçıl bir dünya olması, savaşın tekrar yaşanmaması için gerekli kurumsal ve hukuksal düzenlemeler üzerinde durmuşlardır. Bu çerçevede Milletler Cemiyeti ve Versay Antlaşması ile savaş sonrası oluşturulan düzenin korunması amaçlanmıştır. Liberal düşüncelerle de büyük benzerlikleri bulunan idealist felsefenin uluslararası ilişkilere uygulanması anlamına gelen ve dönemin Amerikan Başkanı Wilson'un öncülük ettiği idealist yaklaşım, geçmişten günümüze birçok bilim adamınca benimsenmiş ve çalışmalarında uygulanmıştır.
    I. Dünya Savaşı sonrasında dönemin de etkisiyle idealizm, uluslararası ilişkiler alanındaki teorik çalışmaların ilk aşamasını temsil etmiştir. Nitekim uluslararası ilişkiler teorisiyle ilgili idealist görüşler, çevrenin insan davranışını etkilediğini dolayısıyla çevresel koşulların değiştirilmesi durumunda insan davranışının da değişebileceği şeklindeki yukarıda da işaret edilen XVIII. yüzyıl aydınlanma döneminin varsayımlarını temel almaktadır. Bu açıdan realizmin tam tersine idealizm, insanın mükemmelliği veya koşulların iyileştirilmesiyle bunun sağlanabileceği varsayımına dayanmaktadır.
    İdealist düşüncede uluslararası düzeyde Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin ve mekanizmaların kurulması ile çevresel koşulların değiştirilmesinin söz konusu olacağı kabul edilmiştir. Çünkü birtakım normlara işlerlik kazandırılması siyasal davranışı yönlendirmek açısından gereklidir. Ayrıca idealistlere göre devletler barıştan yana değillerse bu, o devleti yöneten hükümetlerin halka duyarsız kaldığını gösterecektir. Dolayısıyla temsili demokrasilerle yönetilen devletlerin çoğunlukta olduğu bir ortam barışçıl bir ortam olacaktır.

    Bu anlayış ulusların kendi kaderlerini tayin (self determination) ilkesine dayanmaktaydı. Çünkü insanlar kendi hükümetlerini seçmede özgür bırakıldıklarında barışçıl bir dünya için gerekli olan temsili hükümet biçimi ortaya çıkacak; barışın, düzenin sağlanması konusunda gerekli uluslararası uyumun ve uzlaşmanın sağlanması zor olmayacaktı.
    Bu bağlamda uluslararası ilişkiler alanında birbirlerinin yerine kullanılan idealizm ile liberalizm arasındaki temel benzerliklere ve farklara da değinmekte yarar var. İdealizm esas olarak eski Yunan felsefecilerinden Platon (Eflatun) ve Aristo'ya kadar geri götürülebilecek olan. Alman idealistlerinden Kant ve Hegel ile gelişen bir düşünce ve felsefedir. Bu yaklaşım insanı olumlu bir varlık olarak görmekte; erdem, ahlak gibi kavramlara önem vermekte ve barışı gerçekleştirilebilir bir amaç olarak düşünmektedir. Ancak Kant ve Hegel arasındaki en belirgin fark, Kant'ın bireye vurgu yapmasına karşılık Hegel'in devleti daha fazla önemsemesidir.
    Liberalizm ise daha ziyade İngiliz felsefecisi John Locke'a dayanmakta ve aydınlanma dönemi felsefesi olarak bilinmektedir. Esas olarak bireyin özgürlüğü üzerinde durmaktadır. Liberal ve demokratik ülkelerin barış yanlısı olduğu için demokrasilerin yaygınlaşması halinde dünyada barışın egemen olacağını savunur. Bu anlamda Kant'ın aynı zamanda hem idealist hem de liberal görüşleri ile iki akımı bütünleştirdiğini söyleyebiliriz. Kant, bireylerin özgür olduğu bir uluslararası toplumda barışın egemen olacağını savunmuştur.
    İnsan doğasına yaklaşımları itibarıyla da ortak görüşlere sahip olan idealist ve liberal düşüncenin temsilcileri bu bakımdan realistlerden ayrılmaktadır. İdealistlere göre insan, doğası itibarıyla iyidir. Dolayısıyla karşılıklı yardıma ve iş birliğine yatkındır. İnsanların kötü davranış göstermesi onların kötülüğünden kaynaklanmamaktadır. İyi düşünülmeden hayata geçirilmiş bir anlamda kötü kurumsal ve yapısal düzenlemeler insanları bencil davranmaya, diğerlerine zarar vermeye (buna savaş da dâhil) itmektedir. Savaş kaçınılmaz bir şey olmadığı gibi uluslararası yapının anarşik özelliğinin ortadan kaldırılması halinde önlenebilir veya azaltılabilir.

    2. Realizm: Başlangıç Noktaları ve Temel Kavramları
    II. Dünya Savaşı öncesinde yaşanan süreç, idealizmin düşüşünü simgelerken realizmin yükselişini de ifade etmekteydi. Realist görüşler özü itibarıyla idealizmden farklı olarak güç ve çıkar kavramı üzerine odaklanmaktadır. Realizm; idealist iyimserliğe karşı kötümser, idealist ilkelere kuşkuyla bakan, güç ile dış politika arasında doğrudan ilişki kuran deterministik bir yaklaşım olarak özetlenebilir. Ayrıca realistlere göre idealistler, ulusal çıkarlar ile evrensel moral ilkeler arasındaki ayrımı göz ardı etmektedirler.
    Realizmin Temel Varsayımları
    • Politikanın özü güç ve çıkar mücadelesidir.
    •Devletler uluslararası ilişkilerin tek aktörüdür.
    •Devletler bütüncül yapılardır.
    •Devletler rasyonel davranırlar.
    •Uluslararası ilişkilerin ana gündemi güvenlik ve askerî konulardır.
    Yukarıdaki bu temel varsayımların yanında başka varsayımlar da bulunmaktadır. Bunlardan ilki insan doğasına olan vurgudur. Realistlere göre insan, kötü ve günahkâr bir doğaya sahiptir. İnsanlar güç elde etmeye ve diğerlerine üstün gelmeye karşı sürekli şiddetli bir arzu içindedir. Bu tür karakterlerin ortadan kaldırılabileceğini ya da iyileştirilebileceğini düşünmek realistlere göre ütopyadır, yani hayalciliktin İnsanlar bencil, çıkarcı ve iktidar peşinde koşan bir doğaya sahip olduklarından devletlerin doğası da bundan farklı olamaz.
    Realistlere göre devlet doğası da insan doğası gibi bencil, çıkarcı ve yayılmacıdır. Bunların bir başka özelliği de evrensel moral ilkelerle politika arasına kesin bir çizgi koymalarıdır. Politika ile ahlakın alanını kesin çizgilerle ayıran realist düşünceye göre devlet adamı dış politika ile ilgili kararlarında ahlak ve etik gibi kavramlarla ilgilenmez. Onun tek bir düşüncesi vardır, o da devletin çıkarıdır.
    Realist görüşe göre uluslararası ilişkilerin temel aktörü devletlerdir. Devleti uluslararası politikanın temel aktörü olarak kabul eden realistlere göre devletler arasında çatışmalar kaçınılmaz ve doğaldır.

    Devlet adamlarını ve karar vericileri rasyonel davranan kişiler olarak kabul eden realistlere göre devlet adamının temel amacı, anarşik bir yapıda devletin varlığını sürdürmek olmalıdır. Bu amaca ulaşmak için güçlü olunması gerekir. Kendine yardım (ya da kendi kendine yardım) adı verilen ilkeye göre devlet, çıkarlarını gerçekleştirmek ve kendini korumak için ancak kendi gücüne dayanabilir ve kendi kaynaklarına güvenebilir. Böyle bir amacı olan ve dış politikada rasyonel davranan devletin moral ilkelere bağlanması veya ahlaki hareket etmesi beklenmemelidir. Çünkü bu tarz bir davranış oldukça tehlikelidir.
    Özellikle Amerikan merkezli bir yaklaşım olduğu ileri sürülen XX. yüzyıl realizminin felsefi temeli, XV. yüzyılda İtalyan kent devletlerinden Floransa'da yaşayan, Prens adlı çalışmasıyla bilinen Niccolo Marhiavelli ve XVII. yüzyılda İngiltere'de yaşayan, Leviathan adlı çalışmasıyla bilinen Thomas Hobbes’e dayanmaktadır. Hatta bunu eski Yunan felsefecilerden Thucydides'e kadar götürmek mümkündür.
    Realistlere göre uluslararası yapı, Hobesiyen bir anlatımla herkesin herkesle savaştığı bir dünya, uluslararası politika ise güc mücadelesidir. Böyle bir çevrede her bir devletin temel amacı ulusal çıkarının peşinde koşmaktır. Diğer tüm amaçlar ikinci derecededir. Bu anarşik yapı içinde devlet, öncelikle askerî gücüne güvenmek durumundadır. Ekonomik konular askerî konulara göre ulusal güvenliği daha az ilgilendirmektedir. Realistlere göre bunlar daha çok ulusal gücü ve prestiji artırmanın araçlarıdır.
    Devletler arası ilişkilere halen anarşinin egemen olduğunu ileri süren neorealist yaklaşıma göre uluslararası sistemde bütün devletler tarafından kabul edilen merkezi bir otorite bulunmamaktadır. Realistlere göre her devlet kendi güvenliğini kendisi sağlamak durumundadır. Ancak her devletin kendi güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı silahlanma gibi girişimler ya da aldığı başka, tür önlemler diğer devletler tarafından kendilerine yönelikmiş gibi algılanarak onları benzer bir tutuma (silahlanmaya) sevk eder ki bu duruma güvenlik ikilemi denmektedir.
    Güç politikasını klasik realistler devletin doğasına dayandırırken, neorealistle, bir merkezi otoritenin bulunmadığı uluslararası sistemin anarşik doğasına dayandırmaktadır.
    Realistlere göre her devlet varlığını sürdürmek için ne gerekiyorsa yapmak zorunda olduğu gibi diğer devletlerin de aynı şekilde davranacağı varsayımından hareket eder. Hiçbir bireysel ahlaki standart, ulusal varlığı sürdürmek amacına engel olmamalıdır. Realistler, doğa durumunun devam ettiği kabul edilen uluslararası sistem ile az çok istikrarın hüküm sürdüğü iç politikayı birbirinden ayırmaktadır. İç politikada üzerinde anlaşılan bir ulusal hukuk ve halkı tarafından bir üst otorite olarak kabul edilen bir hükümet bulunmaktadır. Oysa uluslararası alanda, bütün devletler tarafından üzerinde görüş birliği oluşmuş her konuyu düzenleyen bir uluslararası hukuk bulunmadığı gibi yetkisi bütün devletler tarafından tanınan bir üst otorite de bulunmamaktadır.
    1940'lı yıllarda uluslararası ilişkiler alanıyla ilgili ortaya konan bilimsel çalışmaların büyük çoğunluğu güç unsurunu ön plana almaktaydı. Bu dönemde güç unsurunu çalışmalarında esas alan yazarlardan Hans J. Morgenthau ve Kenneth Waltz döneme damgasını vuran bilim adamları arasında yer almışlardır.
    3. Plüralizm: Başlangıç Noktalan ve Temel Kavramları
    Plüralizm (çoğulculuk) en genel anlamda uluslararası ilişkilerin çok aktörlü, devletin de tek parçalı (yekpare) bir unsur olmaktan ziyade kendi içinde alt öğelerden ve aktörlerden oluşan bir yapı olarak görülmesi anlamına gelmektedir. Ancak geri planda liberal felsefenin yer aldığına ve onun özgürlükçü yönünün bulunduğuna dikkat çekmekte yarar var. Aslında plüralizm aynı zamanda liberalizm olarak da ifade edilmektedir. Plüralist teorilerin temel özellikleri esas olarak dört noktada toplanabilir. Bu özellikler onun realist teoriyle arasındaki temel farka da işaret etmektedir.
    Plüralistler, uluslararası ilişkileri çok aktörlü bir yapı olarak görüyorlar. Bu bağlamda uluslararası ilişkilerde devletlerin dışında başka aktörler de bulunmaktadır. Pluraliste; bireyi, ulusal ve uluslararası baskı gruplarını, uluslar aşırı örgütleri ve devletlerin üyesi oldukları uluslararası örgütlenmeleri de uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında saymaktadır. Bunlar da zaman zaman bağımsız hareket etme kabiliyeti gösterdikleri için uluslararası ilişkilerin aktörleri olarak değerlendirilmektedir. Çünkü her uluslararası örgütün kendi karar verme yapısı, ayrı bir bütçesi ve politikası bulunmaktadır.
    PLÜRALİZMİN TEMEL VARSAYIMLARI
    •Uluslararası ilişkiler çok aktörlüdür.
    •Devletler üniter yapılar değildir.
    •Devletler uluslararası ilişkilerin temel aktörü değildir.
    •Karar alma süreci bir pazarlık sürecidir, rasyonel bir süreç değildir.
    •Uluslararası ilişkilerin ana gündemi sadece güvenlik değildir.

    Plüralistler realist teorilerin kabul ettikleri gibi devleti üniter (yekpare ve bütünsel) bir yapı olarak görmemekte, onun da alt aktörlerden (birimlerden) oluştuğunu kabul etmektedir. Devleti egemen bir güç olarak kabul eden ve onun içindeki diğer tüm unsurları yok sayan bir yaklaşım yerine bütünü oluşturan parçaların dış politika oluşumundaki ayrı ayrı etkilerine ve rollerine önem verilmektedir. Dolayısıyla plüralist yaklaşım; devleti bir anlamda parçalara ayırarak onu oluşturan bireyler, bürokrasi, siyasal partiler, sendikalar, medya ve sivil toplum kuruluşlarını da uluslararası ilişkiler aktörü olarak kabul etmektedir.
    Plüralist teoriler realist teorilerden farklı olarak devleti uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak kabul etmemektedir. Diğer bir ifadeyle plüralist yaklaşımı benimseyen teoriler, realist yaklaşımlardan farklı olarak devlet merkezli teoriler değillerdir.
    Ayrıca plüralist teoriler, devleti karar veren unsurlar ve karar alma sürecini de rasyonel bir süreç olarak görmemektedir.
    Plüralist yaklaşıma göre uluslararası ilişkiler çok aktörlü bir yapı olarak kabul edilir ve uluslararası alanda artan bağımlılık, aktörleri iş birliğine yöneltmektedir.
    Plüralist yaklaşımı benimseyenler kararların kamuoyu, çıkar grupları, bürokrasi, siyasal liderler gibi çeşitli aktörler arasındaki bir rekabet ve uzlaşma süreci sonunda alındığına dikkat çekmektedir. Karar verme süreci; bu aktörler arasındaki koalisyonlar, karşı koalisyonlar, pazarlık ve uzlaşma sürecidir.
    Dolayısıyla dış politika optimal karar olmaktan ziyade taraflar arasındaki pazarlıklar sonunda varılan bir uzlaşma anlamına gelmektedir. Her bir aktörün yanlış algılaması, yanlış veya eksik bilgiye sahip olması, stres ve belirsizlik ortamı gibi faktörler rasyonel karar vermeyi olumsuz etkilemektedir.
    Realistlerin uluslararası politikanın ana gündemini güvenlik konularının oluşturduğu iddialarına karşı çıkan plüralistler; uluslararası ilişkilerin gündeminin çeşitlendiği ve bu çerçevede ticaretten tüm ekonomik ilişkilere, spordan, turizmden, insan değişime kadar tüm toplumsal ilişkileri içeren uluslararası ilişkilerin gündeminin çeşitliliğine vurgu yapmaktadır. Bu çerçevede enerji, sağlık, mali ve dış yardım konuları, borç sorunları, çevre kirliliği, ölümcül hastalıklara yönelik bilimsel çalışmalar, uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı, denizlerden ortak yararlanma, nükleer radyoaktivitenin oluşturduğu tehditler ve açlık gibi konular artık uluslararası ilişkilerin gündemini oluşturan temel konular haline gelmiş bulunmaktadır.
Etiketler
Konuyu Görüntüleyenler
    There are no members to list at the moment.
Bu web sitesi çerez kullanıyor
Oturum açma bilgilerinizi saklamak, web sitesi tercihlerini kaydetmenize, içerik ve reklamları kişiselleştirmenize, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için oturum bilgilerini saklamak için çerezleri kullanıyoruz.