Menu

Threaded View

  1. #1
    Avatar Resmi
    Öğretmenabi
    Mesaj
    166
    Konu
    166
    Üye Avatarı

    Mesaj:166

    Konu:166

    Aldığı Beğeni:0



    ORTA ÇAĞ’DA ULUSLARARASI İLİŞKİLER

    Orta Çağ, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı 476’da başlayıp (Bazı tarihçiler Roma İmparatorluğu’nun parçalandığı 395 yılını kabul eder) Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı ve İstanbul’un Türkler tarafından fethedildiği 1453’e kadar devam etmektedir. Bu dönem; Avrupa’da feodal yapının hâkim olduğu, İngiltere ve Fransa arasında Yüzyıl Savaşları’nın yaşandığı, İslamın doğup geliştiği, Türklerin Müslüman olduğu ve Haçlı Seferleri’nin düzenlendiği dönemdir.
    Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle zayıflaması üzerine Avrupa’ya barbar Germen kavimlerinin akınları sıklaşmış, en sonunda başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu 476’da yıkılmıştır. VI. yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Germen kökenli barbar kavimlerden biri olan Franklar; daha sonra Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İsviçre ve İtalya’yı kapsayan toprakları denetimlerine alarak Frank İmparatorluğunu kurmuşlardır. Günümüzdeki Fransa’nın adı Germen bir ırk olan Frankların kurduğu bu imparatorluğa dayanmaktadır. 768 yılında Frankların başına geçen Şarlman, bu imparatorluğun sınırlarını en yüksek boyutlarına ulaştırmıştır. Vatikan tarafından Roma İmparatorluğu’nun varisi ilan edilen Şarlman’ın 814 yılında ölümünden sonra Frank İmparatorluğu zayıflamış; X. yüzyılın ortalarında Germen hükümdarlarından I. Otto, Şarlman’ın hüküm sürdüğü toprakların çoğunu ele geçirerek Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu kurmuş, kendisine Papa tarafından 962’de Roma imparatoru unvanı verilmiştir.
    Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğunun 395’te Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasıyla ortaya çıktı. Merkezi Konstantinopolis (İstanbul) olan ve Doğu Roma İmparatorluğu da denen Bizans İmparatorluğu bin yılı aşkın süre varlığını sürdürdü. Bizans İmparatorluğu; VII ve VIII. yüzyıllarda doğuda Müslüman ve Pers ordularının saldırısına uğrarken batıda Slavların tehdidi altında kaldı. Müslümanlar 632’de Suriye ve Filistin’i ele geçirdiler. İskenderiye’nin teslim olmasından sonra Hz. Ömer zamanında 642’de Mısır’ın tamamını denetim altına aldılar. Müslümanlar 674-678 yılları arasında Emeviler döneminde birçok kez İstanbul’u kuşattılarsa da ele geçiremediler.
    Başkenti Şam’da bulunan Emevi Devleti, VII. yüzyılda Kuzey Afrika’nın tümünü ele geçirmiştir. Tarık Bin Ziyad komutasındaki Emevi ordusu, 711’de Cebelitarık Boğazını geçerek İber Yarımadası’m fethetti. O zamanlar İber Yarımadası Germen kökenli Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo’ydu. Emevi Devleti ve halifeliği 749’da sona ermesine rağmen İspanya’daki Endülüs Emevi Devleti 1492’ye kadar varlığını sürdürmüştür.
    11.yüzyıla gelindiğinde Türkler Müslümanlığı kabul ederek batıya göç etmeye başlamışlar, Büyük Selçuklu Devleti’ni kurarak Orta Doğunun büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdi. O döneme kadar İslam dünyasıyla büyük çaplı bir çatışmaya girmemiş olan Avrupalılar, 1071 yılında Bizanslıların Malazgirt Savaşında uğradıkları yenilgi üzerine büyük bir telaşa kapıldılar. Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış, Türkler İstanbul’un yakınlarına kadar ilerleyerek İznik’te Anadolu Selçuklu Devletini kurmuşlardı.
    Bizans İmparatorunun Papa’dan yardım istemesi sonucu 1097’de Müslümanlara karşı Birinci Haçlı Seferi başlamıştır. Birinci Haçlı Seferi’ne hazırlıksız yakalanan Müslümanlar karşısında başarı sağlayan Haçlılar; Anadolu Selçuklu Hükümdarı Kılıçarslan’ın etkili olamaması üzerine İznik, Eskişehir ve Antakya ile Suriye, Lübnan ve Kudüs’ü denetim altına alarak buralarda Haçlı Devletleri kurmuşlardır. Ancak bundan sonra 10 Haçlı Seferi daha düzenlendiyse de hiçbiri başarılı olamamıştır. Tam tersine Müslümanlar Haçlı Devletlerine tek tek son verdiler. Selahaddin Eyyübi’nin 1187’de Kudüs’ü almasıyla başlayan bu süreç, XIII. yüzyılın sonunda bölgeden haçlıların tamamen atılmasıyla sonuçlanmıştır.
    XIII. yüzyıldan sonra haçlı saldırılarına Osmanlılar karşı koymaktaydı. 1299’da küçük bir uç beyliği olarak Söğüt’te kurulan Osmanlı Devleti çok geçmeden büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. İstanbul’un fethinden hemen önce Bizans’ın etrafındaki tüm topraklar Osmanlıların denetimine girmiştir. Nitekim İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’te fethiyle yalnız Doğu Roma İmparatorluğu XVI. yüzyıla kadar Avrupa’daki siyasal yapıya bakıldığında günümüz anlamında egemen ulus devletlerin henüz ortaya çıkmadığı görülmektedir. Krallar ülkenin tümüne hâkim durumda olmayıp yanlarında yüzlerce egemen etrafı duvarlarla çevrilmiş şehirler ile feodal Lordlar bulunmaktaydı.
    Bunların yanında kilisenin de kendi içinde hiyerarşik bir yapısı vardı ve kiliseler bağımsız bir konuma sahip olmalarından dolayı gerek halk gerekse krallar ve lordlar üzerinde belirli bir etkiye sahiplerdi. Kiliseler ile manastırların özel ayrıcalıkları ve dokunulmazlıkları bulunuyordu.
    Gerek krallarla lordlar arasında gerekse lordların kendi aralarında ilişkileri düzenleyen birtakım anlaşmalar yapılmaktaydı. Özellikle lordlar arasında yapılan bu tür anlaşmalar kendi aralarındaki ilişkileri düzenlemenin yanında krallara karşı yürütülecek politikaları da belirlemekteydi. Kısacası Avrupa; bu yüzyıla kadar yarı egemen birimlerin, devlet içinde devletçiklerin ve iç içe geçmiş hiyerarşilerin oluşturduğu çok renkli bir mozaiği andırıyordu.


    15.yüzyılda Rönesans İtalya’sı, Avrupa’nın geri kalan bölgeleriyle karşılaştırıldığında istisnai bir durum oluşturuyordu zira bu dönemde bir karşılaştırma yapıldığında özellikle Kuzey İtalya’da oldukça ileri bir yapının olduğu gözlenmektedir.
    15.yüzyılın başından itibaren Rönesans İtalya’sında, özellikle Kuzey İtalya’da sınırlan kesin olarak belirlenmiş siyasal birimler gelişmeye başlamıştı. Bunlardan en gelişmişi olan Venedik Cumhuriyeti kendine özgü bir idari yapı geliştirmiş, diğer devletlerle ilişkilerinde diplomasiyi ve diplomatik yöntemleri kullanmıştır. Kuzey İtalya’nın geri kalan bölgelerinde de benzeri durum hızlı bir şekilde yayılmıştır.
    Rönesans İtalya’sında XV. yüzyılda ortaya çıkan uluslararası sistem ve buna özgü ilişkiler, Avrupa’nın geri kalan bölgelerinde ancak XVI. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. Avrupa’da bu yüzyıla kadar hâkim olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nda; bağımsız serbest şehirler, kiliseler, manastırlar, dukalıklar ve monarklar ile küçük cumhuriyetler arasındaki feodal ilişkilerin yerini hanedanlıklar ve bunların temsil ettiği merkezileşmiş siyasal üniteler aldı. Bu merkezileşmiş monarşiler (mutlakiyetçi rejimler) zor ve şiddet kullanarak, diğer küçük siyasal otoritelerin gücünü ortadan kaldırarak onların toprağına sahip oldular; böylece tüm ülkede geçerli olan idari ve hukuki örgütlenmeler ortaya çıktı.
    Bu süreç elbette Kıta’nın tümünde ve aynı anda gerçekleşmedi. Örneğin XVI. yüzyılın başında sadece İngiltere bu tür örgütlenmeye, yani sınırları belirlenmiş bir ülkeye ve merkezi bir otoriteye sahipti. Avrupa’da feodal yapının bozulması ve merkezi krallıkların (monarşilerin) kurulması 1618 ile 1648 arasında devam eden Otuz Yıl Savaşlarının sonunda gerçekleşmiştir. Bir süre sonra tüm Avrupa’da feodal dönemin yerel, yargısal, idari örgütlenmelerinin yerini tüm ülkede geçerli olan ve toplumun bütününü kapsayan karmaşık idari mekanizmalar almıştır.
    Fransa, İspanya, Rusya ve Avusturya monarşileri; evlilikler, ittifaklar, iç ve dış askerî çatışmalar yoluyla kendi merkezi hanedanlıklarını oluştururken, Almanya ve İtalya’nın birliğini sağlaması ancak XIX. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir. Hanedanların politikasında ulusçuluk önemli bir faktör değildi. Avrupa devletlerinin ortaya çıkışı esas itibarıyla ulusçuluk hareketinin bir sonucu olarak XIX ve XX. yüzyılda mümkün olabilmiştir. Diğer taraftan XVII. yüzyılın ortalarından itibaren uluslararası sistemde güç dengesi sisteminin özellikleri görülmeye başlamakla beraber bu gerçek anlamda XVIII. yüzyılda söz konusu olmuştur.
    Uluslararası ilişkiler, modern anlamda Vestfalya Barışı ile ortaya çıkmıştır.
    XVIII. yüzyılda Avrupa’da uluslararası ilişkilerin en belirgin özelliği, diplomatik etkinin ve askerî kapasitenin büyük devletler arasında nispeten eşit bir şekilde dağılmış (güç dengesi) olmasıdır. Avrupa’nın bu dönemde başlıca büyük güçleri; İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya, Rusya ve Avrupa diplomasisine karıştığı ölçüde Osmanlı İmparatorluğuydu. Bu dönem itibarıyla bu devletlerin gerek askerî güçleri gerekse uluslararası alandaki prestijleri birbirine yakın sayılırdı. Güç ve otoritenin devletler arasında hemen hemen eşit dağılmış olduğu bu sistemde hanedanlar, imparatorluklar arasında, uluslararası sistemin yapısında bir değişiklik meydana getirmeyen ittifaklara ve ittifak değiştirmelere rastlanmaktaydı. İttifaklar sürekli bir şekilde değişen çıkarlara dayanmaktaydı ve bunlar ideolojik amaçlı ittifaklar değillerdi. Dolayısıyla ittifaklar oldukça esnek bir yapıya sahipti ve sık sık değişmekteydi.
    Avrupa’ya hakim olan güç dengesi sisteminde savaşlara oldukça sık rastlanmakla beraber bunlar, paralı askerlerle yapılmakta olan prestij amaçlı ve düşmanı tamamen yok etmeye yönelik olmayan sınırlı savaşlardı. Savaşlarda insan kaybı özellikle günümüzle karşılaştırıldığında oldukça sınırlı kalmaktaydı. Bunun en önemli nedeni askerî teknolojinin henüz gelişmemiş olması, paralı askerliğin maliyetinin yüksek olması ve savaşa neden olan amaçların (stratejik bir yeri ele geçirme, sömürge bölgelerini koruma veya hanedanların prestijlerini artırma gibi) sınırlı olmasıydı.
    Uluslararası ilişkiler açısından XVIII. yüzyılın en önemli yönü güç dengesinin kurallarının tam anlamıyla uygulanmış olmasıdır. Gerektiğinde düşmanla ittifak yapılıyor, gerektiğinde tarafsız kalınarak ülke çıkarları korunmaya çalışılıyordu. Bazıları ise bu dönemi “diplomasinin altın çağı” olarak görmektedir. Çünkü bu dönemde uyuşmazlıkların çözümünde diplomatik yöntemlere çok sık başvurulmuştur. Bu yüzyılda da geçmiş yüzyıla hâkim olan din savaşlarının ortaya çıkardığı küskünlükler ve kırgınlıklar henüz ortadan kalkmadığı için devletler arası ilişkileri etkilemeye devam etmiştir.
    Sonuç olarak sistemin az çok istikrarlı olması, savaşların sınırlı savaşlar olması, bunların tahrip düzeyinin düşük olması, ittifakların sık sık değişmesi, diplomatik yöntemlerin çok sık kullanılması, ideolojik çatışmaların olmaması, şiddete oldukça sık başvurulmasına rağmen devletler arasında hemen hemen eşit bir güç dağılımının (güç dengesinin) bulunmasından dolayı hiçbir devletin Avrupa’nın tümüne egemen olamaması dönemin temel özellikleriydi.
Etiketler
Konuyu Görüntüleyenler
    There are no members to list at the moment.
Bu web sitesi çerez kullanıyor
Oturum açma bilgilerinizi saklamak, web sitesi tercihlerini kaydetmenize, içerik ve reklamları kişiselleştirmenize, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için oturum bilgilerini saklamak için çerezleri kullanıyoruz.