Menu

Threaded View

  1. #1
    Avatar Resmi
    Öğretmenabi
    Mesaj
    166
    Konu
    166
    Üye Avatarı

    Mesaj:166

    Konu:166

    Aldığı Beğeni:0



    DIŞ POLİTİKAYI BELİRLEYEN TEMEL ETKENLER

    1.Yönetim Şekli
    a.Demokratik Olan ve Olmayan Ülkelerde Dış Politikayı Kimler Şekillendirir?

    Demokratik sistemler ya da temsili demokrasiler; halkın siyasal yönetme sürecine katılımını teşvik edici biçimde örgütlenmiş, çok partili ve serbest seçimlere dayalı, çıkar gruplarının örgütlenmesine izin verilen, kitle haberleşme araçlarının devletin denetiminde olmadığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini kullanabilmelerine kısıtlama getirmeyen rejimlerdir. Demokratik ülkelerin en temel özelliği yasama, yürütme ve yargının ayrılması; birbirini denetleyebilecek konumda olmasıdır.
    Otoriter ülkelerde ise yürütmeyi elinde bulunduranlar diğer iki erki de elinde bulundurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, yürütmeyi ele geçiren ya da kontrol etme imkânına sahip olan kişi ya da kişiler yasama ve yargıyı da kendi kontrollerine almaktadırlar. Demokratik olmayan otoriter sistemlerde tüm yetkiler belli bir kişi, parti veya sınıfın elinde bulunmaktadır. Bu tür sistemlerde toplumun geri kalanı siyasal sürecin dışında tutulmakta ve siyasal partilere izin verilmemektedir. Sosyalist veya faşist tek parti yönetimleri, askerî yönetimler ve geleneksel monarşiler otoriter yönetimlerdir.
    Diktatörlükle yönetilen sistemlerde dış politika, iktidarı kullanan kişi ya da kişiler tarafından belirlenir. Bu; çoğu zaman bir askerî general, bir kral, bir sultan ya da ülkedeki hâkim iktidar partisinin lideridir. Bu kişi bazen söz konusu iktidarı etrafındaki az sayıdaki kişi ile paylaşabilir ama nihai aşamada kararlar yine bu kişi tarafından verilir. Bu nedenle savaşa, barışa veya ittifak oluşturulmasına, bir bölgesel sorunda iş birliği yapılmasına, silahlanmaya ya da silahsızlanmaya karar veren söz konusu kişidir ve tüm bu süreçlere ne parlamentonun ne muhalefetin ne sivil toplum örgütlerinin ne de kamuoyunun katılımı söz konusudur. Çünkü bu tür kurumlar zaten otoriter ülkelerde bulunmamaktadır.
    Demokratik sistemlerde seçmene karşı siyasal sorumluluğu olan devlet veya hükümet başkanları, kamuoyu baskısını üzerlerinde daha fazla hissederler ve karar verirken ulusal çıkarlar ile halkın talepleri arasında bir denge kurmaya çalışırlar.
    Ancak demokratik ülkelerde durum farklılık gösterebilir. Bu; ilgili ülkenin demokratik anlamda gelişmiş olup olmamasına bağlı olacağı gibi başkanlık, yarı başkanlık ya da klasik parlamenter sistemle yönetilip yönetilmemesine göre de değişebilir.
    Dış politikaya kimin karar verdiğini anlamak için başkanlık, yarı başkanlık ve klasik parlamenter sistemlere ayrı ayrı değinmek gerekir. Başkanlık sistemlerinde devlet başkanı olan kişi, tüm icra yetkilerini elinde bulundurmakta ve daha etkin bir konumda yer almaktadır. Bu tür sistemlerde başbakanlık kurumu bulunmamakta, başbakanın işlevini de başkan yerine getirmektedir. Klasik parlamenter sistemlerde ise devlet başkanı (cumhurbaşkanı), daha sembolik yetkiler kullanırken icra yetkileri başbakanda toplanmaktadır. Öte yandan bu iki sistemin karması gibi görünen yarı başkanlık sistemlerinde devlet başkanı olan cumhurbaşkanı ile başbakan, icra yetkilerini birlikte kullanmaktadır.

    ABD’de başkan, icra yetkisini kabinesi ve danışman kadrosunun yardımıyla bizzat kendisi kullanmaktadır. Kongre’den ayrı bir seçim süreci sonunda dört yıllığına seçilen ABD Başkanının görev süresi Kongre’nin görev süresine bağlı değildir. Başkanın nasıl seçileceği 1787 Anayasasında açıkça ifade edilmiştir.
    Yasama
    Karar alma sürecine hangi organın ne ölçüde katılacağı ve kararları ne ölçüde etkileyeceği ülkenin anayasasında belirtilmektedir. Bu açıdan devlet başkanının veto yetkisinin olması, politikaların hükümet tarafından belirlenmesi ve ilgili yasanın çoğu zaman hükümet tarafından hazırlanması yasama organının etkisini azaltıyor görünse de yasama organları demokratik parlamenter sistemlerde üç önemli organdan (diğerleri yürütme ve yargı) biridir.
    Demokratik ülkelerin parlamentoları; baskı gruplarının ve kamuoyunun tepkisine duyarlı davranır, yasama sorumluluklarını bu çerçevede kullanırlar. Demokratik olmayan ülkelerde ise sadece siyasal rejimin meşruluğunu sağlama kaygısından kaynaklanan çok partili serbest seçim sürecinin sonunda oluşturulan yasama organlarının fazla işlevsel oldukları söylenemez.
    Yasama organının dış politikaya ilişkin yetkileri özellikle savunma bütçelerinin hazırlanmasında ve antlaşmaların onaylanmasında kendini göstermektedir. Askerî gücün kullanımı ABD’de olduğu gibi başkanın yetkisinde veya Türkiye’de olduğu gibi yasama organının iznine bağlanmış da olabilir. Savaş ilam ise her iki ülkede de yasama organının yetkisine bırakılmıştır.
    Türkiye’de 1961 Anayasası’nda TBMM, Senato ve Millet Meclisi oluşturularak iki kanatlı öngörülmüş, 1982 Anayasası’yla Senato kaldırılmıştır. Anayasa’nın 76. Maddesi’nde 2006’da yapılan değişiklikle 25 yaşını bitirmiş her Türk vatandaşı milletvekili seçilebilme hakkını kazanmıştır. TBMM, 2007 yılında kabul edilen referandum paketiyle 4 yıllığına seçilen 550 milletvekilinden oluşmaktadır. Tüm yasama faaliyetlerini elinde bulunduran TBMM;92. Madde uyarınca uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların veya uluslararası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisine sahiptir. Ayrıca uluslararası antlaşmalar TBMM’nin uygun bulmasıyla yürürlüğe sokulabilmektedir. TBMM, hükümeti güvensizlik (gensoruyla) oyuyla düşürebilir. Ayrıca her yeni kurulan hükümetin meclisten güvenoyu alması gerekmektedir.
    TBMM üyeleri, liste usulü barajlı nispi temsil sistemi ile seçilmektedir. Bunun için seçimlerde her bir partinin % 10’luk ülke barajını aşması gerekmektedir. Aksi halde çıkarabileceği milletvekilleri bu şartı yerine getiren diğer siyasi partilere seçimde aldıkları oy oranına göre paylaştırmaktadır.
    Senato ve Temsilciler Meclisi olmak üzere iki meclisli bir yapıya sahip olan Amerikan Kongresi ise toplam 535 üyeden oluşmaktadır. 1787 Anayasası’nda yasama yetkisinin bütünüyle Kongreye ait olduğu belirtilmektedir. Anayasa’ya göre Temsilciler Meclisi’ne seçilebilmek için 25 yaşını doldurmuş olmak gerekmektedir.
    Temsilciler Meclisi üyelerinin görev süreleri Anayasa’da 2 yıl olarak belirlenmiştir. Temsilciler Meclisi bu çerçevede nüfusa göre orantılı olarak 50 eyaletten farklı sayılarda seçilen 435 üyeden oluşmaktadır. Bununla beraber Anayasa’da nüfusu ne olursa olsun her eyaletten en az bir temsilcinin seçilmesi öngörülmüştür. ABD’de Temsilciler Meclisi seçimlerinde tek adaylı dar bölge seçim sistemi uygulanmaktadır.
    Anayasa’ya göre Senato üyesi olabilmek için 30 yaşını doldurmuş olmak gerekmektedir. Senato üyeleri 6 yıllığına seçilmekte ve iki yılda bir yapılan seçimlerle üçte biri yenilenmektedir. Senato, her eyaletin iki Senatör tarafından temsil edildiği toplam 100 üyeden oluşmaktadır.

    Anayasa’da Kongrenin savaş ilan etmeye yönelik yetkisine açıkça işaret edilmektedir. Aynı maddede ayrıca Kongre’nin asker sayılarının azaltılıp artırılması, deniz ve hava gücü oluşturulması konularında da yetkili olduğuna yer verilmektedir. Anayasa’da eyalet askerleri de dâhil olmak üzere ABD Başkam’mn kara, deniz ve hava gücünden oluşan tüm silahlı kuvvetlerin başkomutanı olduğu belirtilmektedir. Başkan, bu yetkisine dayanarak Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ni dünyanın bir başka yerine sevk edebilmekte ve ABD’yi bir savaşa sokabilmektedir.

    b.Hükümetin Rolü

    Bir anlamda içsel bir öge olarak dikkate alınabilecek olan hükümetin işlevinin ayrıca ele alınması gerekir. Hükümetin farklı birimleri dış politika konusunda farklı bir tutum içinde olabilir. Çünkü dış politika ve savunma programlarının iç politikada eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, tarım, taşımacılık, enerji, inşaat, iç güvenlik ve kentleşme gibi yığınla alternatifi bulunmaktadır. Ayrıca söz konusu dış politika ve savunma programının dış politikada da bir yığın alternatifi bulunabilir. Örneğin askerî teknoloji programlarının desteklenmesi, silah transferleri, çevik kuvvet oluşturulması veya buna destek sağlanması, ittifak diplomasisi, dış yardım verilmesi, bilgi ve kültürel değişim programlarının hızlandırılması, uluslararası örgütlerin faaliyetlerinin veya uluslararası alanda barışçıl çabaların desteklenmesi olabilir.
    Hemen hepsi ulusal çıkarı ilgilendiren yukarıdaki alternatiflerin herhangi bir karar verme biriminin yetkisi içine girdiği düşünüldüğünde (bazıları dışişleri bakanlığının, bazıları ise içişleri veya savunma bakanlığının) karar vermede bürokratik faktörlerin etkisi daha iyi anlaşılmaktadır. Hatta aynı birim içinde bile farklı bakış açıları ve düşünceler söz konusu olabilir ki bu birimler diğer kumrularla, sivil örgütlerle, basınla veya parlamenterlerle ittifak yaparak kendi görüşleri doğrultusunda bir politikanın belirlenmesini sağlama çabası içinde olabilirler.
    Örneğin dışişleri bakanlığının çeşitli birimleri farklı politikaya ve bakış açısına sahip olabilirler. Bunlardan Ege masası ile Avrupa masası veya Orta Doğu masası soruna farklı yaklaşabilir. Biri soruna Orta Doğu ile ilişkilerin geliştirilmesi açısından bakarken diğeri bunun Avrupa Birliğine üyelik sürecinde sorunlara yol açacağını düşünebilir. Aynı şekilde Türk-Yunan ilişkilerinde takip edilen yöntemlerle Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin eş güdümlenmesinde de sorunlar yaşanabilir. Örneğin çalışma bakanlığı işçilerin sağlık durumlarıyla, çalışma koşullarıyla ve ücret seviyeleriyle ilgilenirken; sanayi bakanlığı, soruna ülkenin endüstriyel yapısı ve gereksinimi açısından; ticaret bakanı, yüksek ücretlerin ülkenin dışarıdaki rekabet gücünü azaltması açısından yaklaşabilir. Tüm ülkelerde dış politikada devlet ya da hükümet başkanlarından sonra en önemli organlar dışişleri ve savunma bakanlarıdır. Ancak dışişleri ve savunma bakanlarının etkinliği de siyasal rejime göre farklılık gösterebilir. Başkanlık sistemlerinde başkan, kabinesini yasama organının dışında seçmen baskısı altında olmayan kişilerden oluştururken yarı başkanlık ya da klasik parlamenter sistemlerde kabine parlamento üyeleri arasından belirlenmektedir. Buna göre dışişleri bakanı seçmen çıkarları ve parti çıkarları ile ülke çıkarları arasında sürekli bir uzlaşma aramak durumunda kalmaktadır.
    c.Dışişleri Bakanlığının Rolü

    Dışişleri Bakanlığı, devletlerin dış politikalarının uygulanmasından sorumlu birimdir. Dış politika ve ulusal güvenlik politikalarının temel unsurları hükümet tarafından belirlense de bu temel esaslara uygun bazı kararlar bakanlık içinde de alınabilmektedir.

    Türkiye’de Dışişleri Bakanının görevi XIX. yüzyıla kadar Reis-ul Küttap tarafından yürütülmekteydi. Reis-ül Küttap, dışişleri görevinin yanında devletin kayıtlarını da tutmaktaydı.
    Reis-ül Küttaplığı’n Dışişleri Bakanlığı’na (Hariciye Nazırlığı) dönüştürülmesi 1836’da söz konusu olmuştur. İlk Hariciye Nazırı, aynı zamanda son Reis-ül Küttap YozgatlI Akif Efendi’ydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllarca dünyanın en büyük güçlerinden biri olması sebebiyle buna uygun köklü bir diplomasi geleneği oluşmuştur.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada başarılı olmasında bu birikimin çok önemli rolü bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin hâriciyesi, uzun bir geçmişe dayanan köklü Osmanlı diplomasisi geleneği üstüne kurulmuştur.
    Osmanlı döneminde XVIII. yüzyıla kadar sürekli elçilik uygulaması bulunmamaktaydı. Bu uygulamaya ilk defa III. Selim döneminde geçilmiştir. İlk büyükelçilik 1793’te Londra’ya açılmış ve ilk büyükelçi olarak da Yusuf Agâh Efendi atanmıştır. Osmanlı büyükelçileri de çağdaşları gibi ülkesini temsil ederek diğer ülkelerden ülkesine bilgi aktarmanın yanında Batı bilim ve teknolojisinin Osmanlı’ya aktarılmasında da etkili olmuşlardır.
    Cumhuriyet dönemi Türk dış politikasının temelleri Milli Mücadele yıllarında atılmıştır. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının hemen ardından oluşturulan ilk Milli Hükümet ile birlikte “Hariciye Vekâleti” de 2 Mayıs 1920 tarihinde resmen kurulmuş ve başına Bekir Sami Bey getirilmiştir. Cumhuriyetin kurulmasının ardından Hariciye Vekâleti hem iç hem de dış teşkilatını geliştirmeye başlamıştır. 1927 yılında Hariciye Vekâleti teşkilatına dair ilk kapsamlı hukuki düzenleme yapılmış ve 1154 sayılı Kanun’la Bakanlığın günümüzdeki yapışırım temelleri atılmıştır.
    Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte Türk Dışişleri Bakanlığı’nda önemli gelişmeler yaşanmış ve teşkilat şemasında yapısal değişikliklere gidilmiştir. Bu dönemde, ortaya çıkan yeni devletlerle birlikte Türkiye’nin dış misyonlarının sayısı artmıştır. 1924 yılında 39 dış temsilciliğe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, bugün yurtdışında 209 misyonla temsil edilmektedir. Bu dış misyonların 124’ü Büyükelçilik, 11’i Daimi Temsilcilik ve 74’ü Başkonsolosluktur. Dışişleri Bakanlığı, halen merkezde ve dış teşkilatlarda 985 diplomatla görev yapmaktadır.

    2.Fiziki Etkenler

    Bir ülkenin dış politikasını belirleyen ve genellikle ulusal güç unsurları olarak ifade edilen fiziki unsurlar (gücün durağan ve değişen unsurları) esas olarak coğrafya, ekonomi ve nüfus öğesidir.

    a.Coğrafi Etkenler

    Coğrafya ve topoğrafya özellikleri geçmişten günümüze ülke açısından önemli bir kapasite ve güç unsuru olarak dikkate alınmaktadır. Ülkenin sahip olduğu toprakların büyüklüğü, dünya üzerindeki konumu, ülkenin büyük dağlarla çevrili olması, geçit vermez ormanlarla kaplı olması veya ada ülkesi olması ülke açısından büyük bir avantaj oluşturabilir.
    Örneğin ABD’nin kıta genişliğindeki topraklarının doğudan ve batıdan okyanuslarla çevrili olması Amerika’nın dünyadaki konumunu belirleyen sürekli ve değişmez bir faktör olarak kabul edilmektedir. Coğrafyanın ulaşım, haberleşme ve savaş teknolojisindeki gelişmelerden sonra eski önemini kaybettiği ileri sürülebilir ve bu nedenle bundan yüzyıl öncesi sahip olduğu öneme günümüzde sahip olmadığı da söylenebilir.
    İngiltere’nin Manş Denizi ile Avrupa’dan ayrılması, yaklaşık üç yüz yıl Avrupa güç dengesi sisteminde dengeleyici devlet rolünü başarıyla sürdürmesinde büyük rol oynamıştır. İtalya’nın Alp Sıradağları ve İspanya’nın Pirenelerle Avrupa’dan bir ölçüde ayrılması bu devletleri bazen Avrupa devletlerinin işgallerinden korurken bazen de Avrupa’daki gelişmelerin dışında kalmalarına neden olmuştur. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.
    Bütün bunlara rağmen 9,8 milyon kilometrekare toprağa sahip ABD’ye karşılık 22,4 milyon kilometrekare toprağa sahip olan SSCB’nin gücünü koruyamaması, 244.000 kilometrekarelik toprağa karşılık İngiltere’nin XVIII. ve XIX. yüzyıl boyunca üstünlüğünü koruması coğrafya faktörünün tek başına açıklayacağı bir durum değildir. Hatta bazen yeterli ulaşım ve iletişim imkânlarına sahip olmaması halinde toprak büyüklüğü, ülke açısından bir dezavantaj haline dönüşebilir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasında bu unsurun (1689’da 20 milyon kilometrekare) önemi sıkça vurgulanmaktadır. Günümüzde teknolojik gelişmeler ülkenin sahip olduğu coğrafya ve topoğrafya özelliklerinin sağladığı avantajı azaltmış bulunsa da ülkenin jeopolitik konumu; ülkenin kapasitesi için önemli bir unsur olabilir. Bu nedenle coğrafya öğesi her zaman toprak büyüklüğüyle eş anlamlı bir kavram olarak görülmemelidir. Bir ülkenin coğrafik önemi ve bundan kaynaklanan avantajı toprak büyüklüğünden ziyade dünya haritası üzerindeki konumundan kaynaklanıyor olabilir.


    Coğrafik durumun ülkenin dış politikasında oynadığı rolü belirtmesi açısından Türk dış politikasında yığınla örnek bulunmaktadır. Türkiye, coğrafik konumu nedeniyle her dönemde olduğu gibi II. Dünya Savaşı sonrasında da Soğuk Savaş’ın en şiddetli yaşandığı bölgelerden biri haline gelmiştir. Bu konumuyla NATO’ya girmek zorunda kalmış ve Batı Bloku içinde yer almıştır. Hatta Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin coğrafik konumu gereği stratejik önemi azalmamış; Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu kavşağında bulunması dolayısıyla daha da artmıştır. Eğer Türkiye bulunduğu yerde değil de dünyanın bir başka yerinde, örneğin Afrika’nın ortasında veya güneyinde bir yerde bulunmuş olsaydı hem izleyeceği dış politika hem de dış politikadaki öncelikleri oldukça farklı olacaktı.

    b.Beşerî Etkenler

    Her ne kadar ulusal güç ile nüfus arasında doğrudan bir ilişki olduğu söylenebilirse de bir ulusun nüfusu ne kadar büyükse gücünün de o kadar büyük olacağını ileri sürmek yanlıştır. Bu doğru olsaydı bir milyarı aşkın nüfusa sahip olan Çin ve Hindistan gibi ülkelerin dünyanın önde gelen en büyük güçleri olmaları gerekirdi. Nüfus ile ulusal güç arasında bir orantı kurulamasa da nüfus, bir anlamda büyük devlet olabilmenin bir gerekliliği ve tamamlayıcı bir unsuru olarak algılanmaktadır.
    Günümüzde devletlerin ekonomik ve endüstriyel kapasitelerini artırabilmeleri ve büyük ordular oluşturabilmeleri yeterli büyüklükte bir nüfusa sahip olmayı gerektirmektedir. Bu çerçevede nüfus büyüklüğünün ulusal gücü belirleyen bir faktör olması, ülkeler arasında nüfus büyüklükleri bakımından bir rekabeti söz konusu kılmaktadır. Özellikle aralarında uzun süreli düşmanlıklar bulunan devletler açısından bu daha da ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında endüstriyel kapasite ve ham madde kaynakları bakımından zayıf devletler için fazla nüfusun olumsuz taraflarının oldukça çok olduğu unutulmamalıdır. Günümüzde devletlerin nüfus büyüklüklerinden çok nüfusun kalitesi ile ilgilenilmektedir. Ülkelerin kalkınmasında, yeni teknolojilerin üretilebilmesinde ve mevcut teknolojilerin kullanılabilmesinde eğitimli bir nüfusa sahip olmak büyük önem taşımaktadır.

    c.Ekonomik Etkenler
    Bir ülkenin ekonomik kapasitesi dendiğinde özellikle günümüzde endüstriyel durumu ve doğal kaynakları akla gelir. Özellikle endüstriyel durum ülkelerin gelişmişlik seviyesini de belirlediği için daha önemlidir. Herhangi bir ulus gerekli ham maddelere sahip olmasına rağmen bundan askerî ve endüstriyel amaçlar için yararlanacak ölçüde endüstriyel gücü yoksa uluslararası arenada istenildiği ölçüde etkili olamamaktadır. Örneğin Mali’nin uranyuma sahip olması ile Fransa veya ABD’nin uranyuma sahip olması aynı şey değildir. Gelişmiş endüstriye sahip büyük devletler için uranyum ve benzeri kaynaklar, bu ülkelerin güçlerini çok büyük ölçüde artıran bir faktördür. Bu nedenlerden dolayı sanayileşmiş ülkelerin büyük devlet sayılmaları ve sanayileşme bakımından sıralamadaki bir değişikliğin güçler hiyerarşisinde de paralel bir değişikliği gündeme getirmesi boşuna değildir. Günümüzde devletlerin büyük veya güçlü devlet olarak nitelenmelerinde endüstriyel kapasiteleri ve teknolojik düzeyleri önemli ölçütler haline gelmiştir.
    Endüstriyel kapasitenin yanında doğal kaynakların da dâhil edilebileceği ülkenin ekonomik kapasitesi için ihracat kapasitesi, üretim kapasitesi, verimliliği, gayri safi milli hâsılası ve kişi başına düşen milli geliri gibi faktörler oldukça önemli veriler olarak kabul edilmektedir.
    Bir ülkenin zengin doğal kaynaklara ve verimli topraklara sahip olması o ülkenin kapasitesi için önemli bir nicel unsur olarak dikkate alınmaktadır. Morgenthau’ya göre doğal kaynaklar bir devletin diğer devletler karşısındaki gücünü belirleyen oldukça istikrarlı bir faktördür.
    Bu kaynakların başında gıda gereksinimlerini karşılayabilecek durumda olması gelir. Gıda yönünden kendine yeterli olan bir ülke bu durumda olmayan, yetiştiremediği ürünleri diğer ülkelerden satın almak zorunda olan ülkelere göre büyük bir üstünlüğe sahiptir. Bir ülkenin sürekli gıda ürünlerinin sıkıntısını yaşaması o ülkenin uluslararası politikada devamlı zayıf kalmasına sebep olur. Bunun en çarpıcı örneği Hindistan’dır. Hindistan’ın günümüzde karşı karşıya olduğu temel problem, gıda üretim hızını geride bırakan nüfus artışı ve bu ürünlerin ithalinin yol açtığı dış ticaret açığını kapatacak derecede ihracat yeteneğinin bulunmamasıdır.
    Bir ülkenin önemli ham madde kaynaklarına sahip olması ülke açısından önemli bir güç faktörüdür. Ham madde kaynakları, endüstriyel üretim için ve asıl önemlisi savaşabilecek güce sahip olmak için çok büyük önem taşır. Savaşın mekanikleşmesi ölçüsünde ulusal güç açısından ham maddelerin kontrollerinin önemlerinin artmasının yanında bazı ham maddelerin nispi önemi de artmış bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle I. Dünya Savaşı’ndan bu yana petrol ve günümüzde doğal gaz gerek endüstride gerekse savaş alanında önemli bir enerji kaynağı haline gelmiştir. Bu nedenle, dünyanın petrol ve doğal gaz bulunan bölgeleri ve devletleri uluslararası politika açısından oldukça önem kazanmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu bölgesinde küresel mücadelenin ana nedeninin burada bulunan doğal kaynaklara sahip olma isteği olduğu bilinmektedir.

    3.Kültürel Etkenler

    Bir devletin dış politikasını belirleyen temel unsurlardan biri de kültürdür. Kültür bir ülkede yaşamın tüm alanlarına hâkim olan ve bir toplumu diğerinden farklı kılan özelliklerdir. Siyasi hayattan sosyal hayata, ticari hayattan aile hayatına her alanda izlerine rastlanan dinin, ahlakın ve geleneklerin belirlediği kültür; bir ülkedeki yönetenden yönetilene, gençlerden yaşlılara, üretenden tüketene her kesimi ilgilendiren davranış kuralları bütünüdür. Kültür, bir ulusu diğer uluslardan ayıran, onu karakterize eden tüm özelliklerdir.

    Ulusal gücün hesap edilmesinde kültürel özelliklerin dikkate alınması gerektiği genel kabul gören bir anlayıştır. Kültürel özellik aynı zamanda ulusal karakter olarak da bilinir. Ulusal güç veya kapasitenin önemli öğelerinden olan ulusal karakter, ölçülmesi en zor unsur olduğundan ulusal güç hesaplamalarında çoğu zaman göz ardı edilir. Ulusal karakter deyince yukarıda da ifade edildiği gibi bir ulusun yapısında sık sık ortaya çıkan entelektüel ve karakteristik özellikler anlaşılır. Bir ulusu diğerlerinden farklı kılan bu özellikler, ulusların belli felaketlerden sonra bile ayakta kalmasını sağlayan önemli bir güç unsurudur. Ulusların birbirlerine oranla güçlerinin ne olduğunu hesaplamaya çalışanların ulusal karakter farkım da hesaba katmaları gerekir. Bu, ne kadar zor ve yanıltıcı olursa olsun gereklidir. Bu konuda yapılacak yanlış bir hesap veya tahmin, uygulanacak politikalarda hatalara yol açabilir.
    Savaşta veya barışta ulus adına eylemde bulunanlar, ulusun siyasetini formüle edenler, uygulayanlar, destekleyenler, seçenler, seçilenler ve kamuoyunu biçimlendirenler ulusal kültürün bir yansıması olan ulusal karakteri meydana getiren entelektüel ve moral niteliklerin izlerini taşıdıkları için ulusal güç üzerinde etkide bulunurlar.
    Ulusal kültürün dış politikayı etkileyen, hatta belirleyen çok temel bir unsur olduğu özellikle Soğuk Savaş sonrası yapılan çalışmalarda daha belirgin şekilde dikkati çekmektedir. Yeni dönemde kimlik olarak da ifade edilen kültür ile dış politika arasında paralellik kuran çalışmalara çok sık rastlanmaktadır.
    Devletlerin güvenlik algılamalarında, tehdit tanımlamalarında kimlik ve kültürün önemli bir belirleyici unsur olduğu üzerinde geniş bir şekilde durulmaktadır. Bu süreç, ilk defa Amerikalı bilim adamı Samuel Huntington tarafından 1995’te ortaya atılan “uygarlıklar savaşı” tezi ile başlamıştır. Çünkü Huntington, Soğuk Savaş sonrası çatışmaların farklı medeniyetler ve kültürler arasında olacağınıı ortaya atarak yeni dönemde geçerli olacak paradigmanın esaslarını ortaya koyuyordu. Nitekim 1990 sonrasında Balkanlarda yaşanan Bosna-Hersek ve Kosova çatışmalarında, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgalinde ve tüm bu olaylar esnasında uygulanan soykırımlar karşısında Avrupa’nın çifte standart olarak değerlendirilebilecek olan duyarsızlığı bu çerçevede ifade edilebilecek örnekler olarak gösterilebilir.

    4.Güç Kavramı

    Güç kavramı, sosyal bilimlerdeki pek çok kavram gibi farklı tanımları yapılan ve farklı bağlamlarda kullanılan bir kavramdır. Bazılarına göre kapasite, bazılarına göre etki, bazılarına göre karşılaştırıldığında bir anlam ifade eden göreceli bir kavram, bazılarına göre politikanın amacı, bazılarına göre ise amaca ulaşmada bir araçtır.
    Çağdaş yazarların bir çoğu ise güç kavramım formel bir şekilde tanımlayarak gücü bir devletin sahip olduğu fiziksel unsurlar olarak ifade etmekte, buradan yola çıkarak daha çok ulusal güç ve bunu meydana getiren öğeler üzerinde durmaktadırlar.
    Bazı yazarlar ise gücün fiziksel biçiminden çok bunun kullanılabilirliği üzerinde yoğunlaşarak gerçek gücün kullanılabilen ve diğer ülkeler üzerinde etki oluşturan güç olduğunu ifade etmektedirler. Buradan yola çıkarak güçlü devletlerin bu unsurları diğerleri üzerinde etki oluşturabilecek biçimde kullanabilen veya bu yeteneğe sahip olan devletler olduğunu belirtmektedirler.
    Güç ya da kapasitenin istenilen etkiyi doğurabilmesi için kullanılması veya kullanılma olasılığı yüksek olması gerekmektedir. Ekonomik, siyasal ya da başka nedenlerle veya ulusal ve uluslararası konjonktür nedeniyle kullanılmayan yahut kullanılma olasılığı olmayan bir kapasiteyi güç olarak değerlendirmek bu yaklaşıma göre doğru olmamaktadır. Bu yaklaşıma göre güç; göreceli bir kavramdır ve kapasitenin kullanılacağı bir devleti, bu devletle bir ilişkiyi gerektirir. Aralarında hiçbir ilişki olmayan iki ülkenin sahip olduğu kapasitenin birbirlerine karşı herhangi bir anlamı olmayabilir.

    Güç kavramı mutlak olmayıp daha göreceli bir kavramdır. A devleti B devletine yapmayacağı bir şeyi yaptırabildiği halde B devleti A üzerinde böyle bir etkiye sahip değilse A’nın B’den daha güçlü olduğunu ifade etmek mümkündür. Şayet B de A üzerinde aynı etkiye sahipse bu devletlerin birbirlerine karşı güçlerinin bir anlamı olmayabilir. Ayrıca A devleti B devletinin politikalarını belirleyebildiği ve kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebildiği halde C devleti karşısında herhangi bir etkiye sahip olmayabilir. Özetlersek bu yaklaşıma göre göreceli bir kavram olan gücün etki, kapasite ve ilişki gibi temel unsurları bulunmaktadır.
    Güç kavramıyla ilgili bir diğer kavram da algılamadır. Gücün gerçek miktarı ve bunun kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin algılama büyük önem taşımaktadır. Abartılı verilere dayalı rakamlar veya kullanılacağı sanıldığı halde kullanılmayan kapasite, diğerleri üzerinde olduğundan daha fazla bir etki yapabilir ve abartılı bir güç söz konusu olabilir. Plastik tabancayı gerçek sanan veznedarın hırsızın talimatları doğrultusunda hareket etmesi bunun en güzel örneğidir.

    5.Ulusal ve Dünya Kamuoyu

    Devletlerin dış politikalarını belirleyen faktörlerden biri de ulusal ve dünya kamuoyudur. Kamuoyu, her ne kadar herhangi bir konuda oluşmuş kanaat anlamına gelse de günlük kullanımda kamuoyunun düşüncesi şeklinde kullanılmaktadır ve bu da daha ziyade halkın görüşü olarak anlaşılmaktadır. Kavramın İngilizcedeki karşılığı olan “puplic opinion”, ” halkın görüşü” demektir.
    Hem bir ülkede hem de dünyada kamuoyu dediğimiz görüşler, dünyada yaşayan veya ülkede yaşayan bütün insanların ortak kanaatlerini ve düşüncelerini yansıtmaz. Gerek dünyada gerekse ulusal anlamda “kamuoyu” oluşumuna katılan, bunları belirleyen, kendilerine kanı önderleri adı verilen belirli kişi ve gruplar bulunmaktadır. Bunlar; büyük devletlerin politikacıları -Obama ya da Bush gibi—, bürokratları -FED Başkanı (ABD Merkez Bankası Başkanı) gibi-, medya kuruluşları -CNN veya BBC gibi-, kitle iletişim araçları -New York Times, Newsweek, Le Monde gibi-, uluslararası örgütlerin yöneticileri -IMF veya Dünya Bankası gibi-, özel finans kurumlarının önderleri -Citibank, Moody’s, Fitch veya S&P (Standart & Poor’s) gibi-, başlıca büyük şirketlerin sahipleri -Exxon-Mobil, Apple, HP veya Microsoft gibi- ya da yöneticileri, uluslararası alanda etkili sivil toplum kuruluşları -Uluslararası Af Örgütü gibi- ve çıkar gruplarıdır.
    Dikkat edildiğinde bunların yaptığı bir açıklama veya ortaya koydukları görüş bir anda dünya kamuoyunun görüşü haline gelmekte ya da öyle kabul edilmektedir. Günümüzde zaman zaman büyük ölçekli kamuoyu araştırma şirketleri tarafından yapılan anketler belli bir konuda çeşitli ülkelerdeki halkın kanaatini ortaya koyması açısından önemlidir. Ancak bunlar sürekli yapılamadığı gibi sınırlı sayıda ülkede ve sınırlı sayıda kişi üzerinde uygulandığından ortaya çıkan sonucun tüm dünyadaki insanların kanaatini yansıtması söz konusu olmayabilir.
    Aynı şey ulusal kamuoyu için de söz konusudur. Bir ülkede kamuoyu görüşü olarak nitelenen, tüm halkın görüşü olmaktan ziyade sınırlı sayıdaki kanaat önderlerinin görüşleri olabilir. Bu görüşe sahip olanlar yukarıda ifade edilene benzer şekilde siyasal ve hükûmetsel elitler, sosyo-ekonomik elitler, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, bunların liderleri ve yerel kanaat önderleridir. Bunların sayıları toplamda ülke nüfusunun % 10’unu geçmemekle beraber ortaya koydukları görüşler kamuoyu ya da halkın kanaati olarak yansıtılmaktadır. Bunların dışındaki halkın geri kalanı ancak istisnai durumlarda etkili olmakta ve kanaat oluşumuna katılmaktadır.

    Özetlemek gerekirse dış politikanın belirlenmesinde karar alıcılar, kendi halklarının ve dünya kamuoyunun fikirlerinden etkilenmektedirler.

    6.Uluslararası Hukuk

    Uluslararası hukuk, devletlerin dış politikalarının hukuksal çerçevesini ve sınırlarını tayin etmektedir. Devletlerin diğer ülkelerle ilişkilerini ve bölgesel sorunlara yönelik tavrını belirlerken ve uluslararası taahhütlerinden kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirirken uluslararası hukukun tayin ettiği sınırlar içinde hareket etmesi beklenir. Devletler, savaş ve barış gibi konularda belli kurallara göre hareket etmek durumundadırlar. Uluslararası hukuk, uluslararası toplumun meşru üyesi olan devletlerin uyması gereken kuralları tanımlamıştır. Dolayısıyla devletlerin dış politikaya ilişkin kararlar alırken uluslararası hukuk kurallarını dikkate almaları gerekmektedir.
    İç hukuktan farklı olarak; uluslararası alanda hukuk kurallarına uyulmasını sağlayacak, iç hukukta devletin yaptığı işi yapacak meşru bir otorite olmadığından uluslararası hukuk kuralları yerine gücün daha etkili olduğu doğrultusunda genel bir kanaat oluşmuştur. Uluslararası alanda bu boşluğu doldurmak için BM ve NATO gibi uluslararası örgütler oluşturulmuşsa da bunların tüm konularda eşit şekilde davranamadıkları görülmektedir. Bu tür örgütlerde bazı ülkelerin diğerlerine göre daha imtiyazlı bir konuma sahip olmaları doğal olarak bunlara yakın olan ülkeleri de daha ayrıcalıklı hale getirmektedir.
    Uluslararası hukuk kuralları herkese eşit şekilde uygulanmayabilir. Bazı ülkeler hakkında alman BM kararlarına uyulması konusunda ilgili ülkeye daha yoğun bir baskı, hatta askerî güç kullanılması -Irak örneğinde olduğu gibi- söz konusu olurken bazı ülkeler bir başka ülkeyi kolaylıkla işgal edebiliyor ve herhangi bir yaptırımla -ABD ve İsrail örneğinde olduğu gibi- karşı karşıya kalmayabiliyor ya da alınan yaptırım kararları uygulanmayabiliyor.
    Yukarıda bahsedilen durumlar uluslararası hukukun daha çok güçsüz ve zayıf ülkeler için geçerli olduğu yönünde hâkim olan anlayışı güçlendirmektedir. Ancak bazı ülkelerin uluslararası hukuktan kaynaklanan sorumluluklarını ihlal etmesi ya da bazen ihlal etmesi tüm ülkelerin uluslararası hukuka uymadığı sonucunun çıkarılmasına yol açmaz. Sonuçta uluslararası sistemde az çok bir düzenin varlığından söz etmek mümkündür. Çatışmalar fazla olsa bile bu durum tüm ülkelerin birbiriyle sürekli bir savaş hali yaşadıkları ve mutlak bir kuralsızlık durumunun söz konusu olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle en nihai aşamada uluslararası hukuk, bazı istisnalar söz konusu olsa bile devletlerin dış politikalarının çerçevesini tayin eden ve onları belli ölçüde sınırlayan kurallara işaret etmektedir.
Etiketler
Konuyu Görüntüleyenler
    There are no members to list at the moment.
Bu web sitesi çerez kullanıyor
Oturum açma bilgilerinizi saklamak, web sitesi tercihlerini kaydetmenize, içerik ve reklamları kişiselleştirmenize, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için oturum bilgilerini saklamak için çerezleri kullanıyoruz.